![]() |
"Her ânı ayrı bir öykü olan yaşamla her sözcüğü ayrı bir öykü
|
TOPRAKTAN BOŞLUĞA... 06.12.2011
* "Türkiye'de Öğretmen Gerçeği" etkinliğinde yaptığı konuşmanın metnidir.
Kültür ve edebiyat, kimilerine göre özdeksel yaşamın bir izdüşümüdür, yaşamın gerçekliğini yansıtır, ya da öyle olması gerekir... Kimilerine göre, gerçekliğin ötesine geçmeyi başarabilen imgesel gücüyle tansıksı bir öngörüye sahiptir. Başka bir görüşe göre, özellikle de edebiyat, yalnızca bir dil uğraşıdır ve ancak kendi içine dönük olarak çözümlenebilir, yorumlanabilir… Bu birbiriyle çelişir görülen bakış açılarının varlığından da anlaşılacağı üzere, bireyle birey, bireyle toplum arasındaki ilişkileri düzenleyen, olanaklı kılan, dil, kültür ve edebiyatta kullandığımız söylem, her zaman gönderisi olan nesneyle örtüşmeyebilir...
Cumhuriyet Kitap Eki'nin 24 Kasım 2011 tarihli 1136. Sayısında değerli dostum Onur Bilge Kula'nın "Schiller'den Orhan Pamuk'a 'Saf ve Düşünceli Edebiyat'" başlıklı bir yazısı yayınlandı.
Yazı, kitap ekinin orta sayfalarında tam dört sayfa yer tutuyordu. Son yıllarda hiçbir kitaba ve yazara böylesine özel bir yer ayrılmamıştı Cumhuriyet Kitap Eki'nde…
BEYİN GÜCÜ MEZARLIĞI: TÜRKİYE 01.11.2011
*Dr. Nusret Fişek Anma Etkinliği kapsamında yapılan konuşma metnidir.
Türkiye'yi birkaç sözle tanımlayabilir misiniz gibi bir sorunun en güzel yanıtlarından biri de bu düşünce ortamının konu başlığı olacaktır sanırım.
Evet; Türkiye, beyin gücü mezarlığına dönüşmüş bir ülkedir.Beyin sözcüğünü, "hem kendi yaşamı, hem çevresi için bir imgelem, bilgi ve bilinç kaynağı olmayı başarmış, kavrayış ve yaratıcı yetisi yüksek bilinçli davranış sahibi insan" olarak anlamlandırarak söze başladığımızda, bu ülkenin ne kadar çok değere hem de en üretken çağında mezar olduğunu açıkça görebiliriz...
DİŞ FIRÇASI 20.10.2011
"Şeytan diyor ki, el değmemiş bedeninle, yat Zurna Kaso'nun altına… Sonra da, al yağlı ipi eline… Alın sizin namusunuz; alın sizin bana verdiğiniz hayata cevap…"
Ağır tahta kapıyı sertçe vurup kapattı Şahsenem. Avlunun karanlığı, içindeki karanlıkla buluşurken anasının sesi yükseldi en dipteki bölmeden. "Kız o nasıl kapı kapatmak, yıldırım vuracaği…"
İçerideki ocakta sütü ısıtıyordu anası, peynir yapacaktı.
Şahsenem durdu bir an… Az önce kime seslenmişti "siz" diye? Kiminleydi kavgası?..
FAKİR BAYKURT'TA KAPLUMBAĞALAR'DAN YÜKSEK FIRINLAR'A 11.10.2011
GROTESK HALK KÜLTÜRÜNDEN ÇOKSESLİ ÇAĞDAŞ METNE…
Fakir Baykurt, kendi deyimiyle, "bacaklarını gerip güne karşı işeyen" bir yazardır; "insan hayatını karartan "beylerle, paşalarla" uğraşır… Baykurt'un yazın çizgisinin arkasında, anası Elif'in evinde karşılaştığı, o sıra kafasındaki roman olan Kaplumbağalar'dan söz ettiğinde, "sivrelt kalemini halam, sivrelt de yaz" diye bağıran köylüsü Haçça Akdoğan'ın sesi hep duyulur. "İstemeyenlerin ağzına tüküreyim!" demiştir Akçaköylü Haçça. Sonra da devam etmiştir… "Dünyada insanın sıkıntısı bir çanak bulgurla, bir lokma kuru ekmeğe mi? Topal eşeğime yükler, ben iletirim senin çocuklarına! Sivrelt kalemini, durmadan yaz."
Durmadan yazmıştır Baykurt… İçinde doğup büyüdüğü halk kültüründen aldığı çoğul ve yenileştirici güçle, önce o kültürün evrensel kültürle buluşması için öncülük etmiş, sonra da bir ayağını attığı Avrupa'dan yenileşmiş bir biçemle ses vermiştir...
CANIMIZI VERİRİZ; KURA'YI VERMEYİZ!..
"Hele ölmedik" dedik; çıktık yollara.
Ne bir avuç olduğumuza aldırdık,
Ne işim, gücüm, çoluğum, çocuğum, "çok yoğunum" dedik…
Kura Nehri ile, iki ineğin, bir kovan arının ekmeğini yiyen üç yüz bin Ardahanlı sessiz kalamazdı…
Kura nehri, Ardahan hayvancılığının, arıcılığının,
Değeri bir türlü bilinememiş bin iki yüz çiçekli kırlarının,
Ardahan ekmeğinin, suyunun, balının can damarıdır.
Kamulaştırmalarla üç kuruş alacağım diyerek hesap yapanların,
Ardahan platosundaki ekolojik dengeyi bozacak,
Ucube sanayileşmelerden medet umanların,
Düzce'ye, Ordu'ya, fındık bahçelerine gidip
Orada insanlık dışı koşullarda barınan ve
Günde on iki saat çalışma karşılığı yirmi sekiz liraya çile çekenleri görmelerini öneriyoruz.
Kura'nın Ardahan'dan alınmasına göz yumanlar,
Üç yüz bin insanın ekmeğiyle oynuyorlar.
Ardahan doğasının kirlenmesini, karışması isteyenler
Çocuklarına, torunlarına, fındık işçiliği, sendikasız sigortasız kot taşlamacılığı, asbest zehiri, kanser tozu istiyorlar demektir!!!
Biz istemiyoruz;
CANIMIZI VERİRİZ, KURA'YI VERMEYİZ diyoruz.
İKİ ROMANDAN BİR KURTULUŞ SAVAŞI 04.10.2011
Yazar, nesnel gerçekliklerin imgesel kaynak olduğu kendi bilinç işleyişine düşlem ve yenileştirme gücünü ekleyerek yeni "metinsel gerçeklikler" kuran bir dil işçisidir. İçinde hiçbir gerçeklik imgesi barındırmayan bir metin, ne edebiyat yapıtı olabilir, ne de insancıl bir iletişim aracı…
Edebiyat yapıtında, metnin kendi dili üzerine kapanarak oluşturduğu özgün biçem, yapıtın yazınsal niteliğinin can damarıdır. Nesnel gerçekliğin içeriğe katılırken geçirdiği değişim, metnin biçimine de yansımalı, yazar için bir özgünlük taşıyor olmalıdır. Konu ve temaları ortak romanlarda, biçimsel farklılıklar dışında farklı anlam boyutları da ortaya çıkabilmektedir; çıkmalıdır. Bu farkın oluşumunda, yazarın toplumsal ve bireysel birikimi...
KÜLTÜR VE EDEBİYATTA ŞARKİYATÇILIK İZLERİ 03.09.2011
Ürdün asıllı ABDli bilim adamı Edward Said'in aynı adlı yapıtından sonra daha çok konuşulur ve tartışılır duruma gelen Şarkiyatçılık, genel olarak bir bilim olarak doğmuştur demek çok da yanlış olmayacaktır. Şarkiyatçılık, süreç içinde siyasal, ekonomik, kültürel, sanatsal birçok çalışmanın bir araya geldiği bir düşünce ve davranış genişliği kazandı… Günümüz dünyasında, özellikle Batı ve Batı'nın önkoşullarını hazırladığı Doğu'daki iktidarlar için "hegemonik bir kültür olarak kullanılmaya başlandı… Nurdan Gürbilek, Şarkiyatçılık'ı, "bilgiyle iktidar arasındaki suç ortaklığı" olarak tanımlıyor (Nurdan Gürbilek, Benden Önce Bir Başkası, s 169). Bu suç ortaklığı, piyasanın baştan sona kıskaç altına aldığı bireyin tek direniş noktası olan sanat ve edebiyata kadar uzandığında, tablo, bir kara gülmeceye dönüşüyor.
Ardahan, Anadolu'nun en kuzeydoğusunda, iki bin metreye yakın yükseklikte, on yedi bin nüfuslu, halkının çoğunluğu ilkel yöntemlerle tarım ve hayvancılık yaparak geçinen bir bölgedeki ilimiz. Adı il olmasına karşın, düzensiz yapılaşan, tarihi taş yapılarının yerini iğreti apartmanlarla değiştiren, gıda toptancılarıyla canlı hayvan ticareti yapanların her şeyin egemeni olduğu, cadde ve sokaklarında at kaçkalarının dolaştığı, hayvan pisliklerinin koktuğu bir kasabadan öteye geçebildiği pek söylenemez. Köylerde yine tezek yakılıyor (bence hiç sakıncası yok; doğaya en az zarar veren ekolojik bir yaşam dönüşümü), tarımda kol emeği en yaygın üretim gücü, köydeki üretici dünyanın en doğal, en zengin içerikli sütünü kırk kuruştan satıyor, şehir merkezindeki memur nereden geldiği belli olmayan sütü marketten yüz altmış kuruşa alıp içiyor… Üniversite giriş ve orta öğretim sınavlarındaysa, hep son üç sıradan birinde çakılı Ardahan… Ardahan'a atanan her kamu görevlisinin, her öğretmenin gözü, bir yolunu bulup hemen geri kaçmada…
1789 yılının 14 Temmuzu'nda, otokratik ve teokratik ortaçağ zorbalığına karşı Fransa'da büyük devrim başlamıştır. Monarşik krallık ile onun ekonomik-politik ortağı kilise despotluğu ve soygunculuğuna karşı, burjuvazinin başını çektiği halk yığınları ayaklanmış, yeni bir çağın kapısını zorlamaya başlamıştır. Devrimin başladığı akşam, birbirinden haberi olmaksızın, Paris'te aynı anda birçok yerde saat kulelerine ateş açılmış, kulelerdeki saatler parçalanmıştır (Gürbilek 103).
Saat kulelerine açılan ateş, yoksul ve çalışan yığınlar için tüm haksızlıkları, adaletsizlikleri içermekte olan şimdiki zamana ve toplumsal yazgıya başkaldırının başka bir biçimde anlatılmasıdır…
"SON BALIK" KORE DİLİNDE YAYINLANDI 15.07.2011
Alper Akçam'ın Son Balık adlı öyküsü Kore dilinde yayınlandı.
Yunus Nadi 2008 öykü ödülü almış Kiev'de Aşk adlı kitapta yer alan Son Balık adlı öykü Kore diline çevrildi, Asya dergisinde yer aldı.
KASKETİNİ SALLAYARAK AYRILDI ARAMIZDAN 16.06.2011
Kasket en çok ona yakışırdı. Siperinin altından dost ateşli gözlerini görürdünüz önce. Sonra kara mintanının örttüğü yüreğindeki mertliği...
Bir elinde sarma sigarası, çocuk penceremin önünden geçerdi. Dört beş yaşlarında olmalıydım, o kasketli adamın görüntüsünü belleğime ilk yazdığımda.Çakmaklı deresine aşağı köpürerek gelen çayın üstüne eğilmiş söğüt ağacının gövdesiydi köprümüz. Oradan geçer, "Ziyarat Punğarı"ndan su içerdik.
KIRMIZIYIM, AKARIM SUYA AŞAĞI 31.05.2011
"Dur kız, dur Allah'ın aptalı… Ele güne rezil edeceksin beni. Yalınayak nereye koşuyorsun? Elindeki bahçe terliklerini bırak da öyle git nereye gidiyorsan. Al giy şu pis ayakkabılarını."
Baba! Al bu kırmızı ayakkabıları. Al… Altı düz lastiğimi ver bana. Kara, kapkara lastiğimi…
OĞUZ TANSEL ÇOCUK YAZINI ÖDÜL TÖRENİ 23.05.2011
Oğuz Tansel Çocuk Yazını Ödül Töreni,
23 Mayıs 2011 Pazartesi Günü, Saat 18.00'de
Çankaya Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde gerçekleşecek.Törende Seçici Kurul Üyesi Alper Akçam da bir konuşma yapacak...
ASALET 23.05.2011
Sude hanım sabah özenle sürdüğü rujunu kollamaya çalışarak kahvesinden küçük ve kibar bir yudum çekti… Konuşurken iki yana sallıyordu başını.
"Kaç kez söyledim şu kıza… Belli etme müşteriyi küçümsediğini, aşağıladığını diye… Söz dinlemiyor… Paraları olmadığı halde bir şeyler bakmak için mağazaya girenleri, sonradan para pul sahibi olmuş gösteriş budalalarını görür görmez, eli ayağı titremeye başlıyor sanki."
USTALARIN USTASI 16.04.2011
Sezai bey ter içinde kalmıştı. Yorulmuş, sıcaktan bunalmış, öfkeden dişlerini birbirine sürtmeye başlamıştı. İçinde durmaksızın kabarıp köpüren öfkesinin hedefinde kendisi de vardı. "Aptal" diyordu kendi kendine, "aptal herif, kim sana yalancı bir saygı gösterir, kim riyakârca davranırsa, gevşeyip bırakıveriyorsun kendini…"
BİZE Mİ SORDUNUZ… 09.04.2011
Bize mi sordunuz, insanlarımız karın doyuracak ekmek bulamazken şehirlerimizin dört bir yanını devasa alışveriş merkezleriyle doldururken?
Bize mi sordunuz, bulvarlarımızın, caddelerimizin iki yanına koca çelik yığınları, çarşıların içine ışıl ışıl dükkânlar kurarken?Bize mi sordunuz insan yerine yürüyen teneke yığınlarını, güneşi, rüzgârı tutuklayan beton yığınlarını, karşılığında ruhunuzu bile satışa çıkardığınız parayı severken?
YAYLALARA YILDIZ YAĞMIŞ; ARDAHAN 26.03.2011
Cumhuriyet Kitap Yayınları'nda çıkan GEÇMİŞİ SİLİNEN KENTLER kitabında Alper Akçam'ın yazısı...
Sen doğup büyüdüğüm yurt parçasısın; yaşam sevinci denen duyguyu tanıdığım, özgürce tattığım, yüreğinde sakladığım coğrafyamsın. Çocukluğumu ve gençliğimin, zorunlu işlerden, yaşadığım uzak yerlerdeki toplumsal yoğunluklardan ayrı kalabildiğim tüm zamanlarını, an be an, bin bir hazla yaşadığım vatanımsın. Sen Ardahanımsın…
AYDINLANMAMIŞ TARİH KÖŞELERİ 21.03.2011
Yazar Alper AKÇAM'ın Sözcükler Dergisi 30. sayısında yer alan yazısı:
Aydınlanmamış Tarih Köşeleri
I. TANPINAR'DA DEĞİŞİM
12 Eylül 1980 darbesi sonrası, söz yerindeyse yeniden yapılanan kültür ve edebiyat ortamımız, kendi tarihini de bir kez daha yazmaya girişti. Bu dönemeçte dikkat çeken önemli noktalardan birisi de "Ahmet Hamdi Tanpınar'ın değeri" üzerine yapılan tartışmalardı. 1990 sonrası yaptığı atakla evrensel alanda yazın dünyamızı temsil edebilecek bir üne kavuşacak olan Orhan Pamuk'tan, az sayıda ürettiği metinle tansıksı bir saygınlık uyandırmış Orhan Koçak'a...
GALATASARAY HASTA MI? 15.03.2011
Hiç kuşkusuz, evet! Bir hastalık varlığı konusunda kimsenin kuşkusu yoktur da, hastalığın niteliği üzerine rivayet muhteliftir.
1964 yılı, Ankara'da Kızılay'daki Bulvar Otel önünde oturduğu sandalyeden kalkarak Anadolu'nun çatısı Ardahan'dan Kırıkkale'ye, Kırıkkale'den Ankara'ya yeni göç etmiş içine kapanık bir öğrenciye, ben küçük taraftarına yerini veren Metin Oktay'la karşılaşmış olduğum gün, bir ad sıcaklığı olarak yüreğimde yer tutan Galatasaraylılık, bir takım ve forma aşkı olarak derinlerimde bir yerlere işlemişti.
25-26 Şubat 2011 tarihleri arasında Balçova Belediyesi ve Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği (YKKED) tarafından İzmir Ekonomi Üniversitesi'nde düzenlenen "Aramızdan Ayrılışının 50. Yılında Hasan Âli Yücel'den Günümüze Eğitim, Bilim, Kültür Politikaları" başlıklı sempozyumda, Alper Akçam ve birçok değerli isim biraradaydılar.
YİNE, HER YERDE VE HER ZAMAN: ÖNCE ONUR! 13.02.2011
Tam on üç yıl önce yazmışım "Önce Onur" başlıklı yazıyı ve Cumhuriyet gazetesinin ikinci sayfasında yayınlanmış:
Üniversiteye hazırlığın herkesin gözünün önünde olup biten, kimsenin de üstünde durmadığı, bir büyük yanı var; sahte okul raporları... Üniversite giriş yarışı ve karmaşası içinde, ilkbaharla birlikte, özellikle de lise son sınıf öğrencileri, hastanelere, sağlık ocaklarına, hekimlere koşuyorlar: RAPOR! Geride kalan üç beş kişiye de öğretmenleri sesleniyor: Gidin, siz de rapor alın!
HER ENAYİYE GEREKTİR BİR "SANAYİ"… 26.01.2011
Kendimi bildim bileli, bir "sanayi" masalıdır duyarım. İlkgençliğimin, 68li yılların "Morison Süleyman"ı, Demirel'in yuvarlak dudaklarından hiç düşmezdi "sanayileşme" ve "muasırlaşma" sözcükleri… Yıllar yılların üzerine eklendi. Sanayi diye diye, Bursa ovasını sulayan, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "bembeyaz safiyeti", "beyaz ve munis teslimiyeti", "evrenin kendisini seyrettiği kadim aynası" diye tanımladığı Nilüfer çayını içine köpüklü zehirlerin karıştığı kanalizasyon akıntısına dönüştürdük, değil içinde kendini seyretmek, yüzüne bakılamaz oldu; daha Bursa'ya girerken pis kokusu burunlara vuruyor; koca Sakarya nehrinde balık kalmadı; güzelim Trakya ovaları baştan aşağıya yıkık dökük fabrika kalıntılarıyla kaplandı, şehirler birbirine girdi…
SELAM OLSUN KURA'NIN SEVDALILARINA... 16.01.2011
Ardahanlılar, İstanbul Kartal'da Kura nehri için bir araya geldi. Ardahan'da yapılacak Beşikkaya Barajı ile Kura Nehri sularının büyük oranda Çoruh vadisine aktarılması çalışmaları nedeniyle, Ardahan platosunu besleyen Kura Nehri'ne sahip çıkmak isteyen Ardahanlılar, Kartal meydanında basın açıklaması ve miting için buluştu. Alper Akçam'ın konuşma metni şöyleydi:
Kura yurdumuz, Kura suyumuz, Kura Balımız, Kura peynirimiz, Kura ekmeğimiz,Kura andımızdır; KURA BİZİMDİR...
Dostlar, arkadaşlar, kardeşler…
Geceleri milyon yıldızlı, avuç avuç altın tozları gibi serpilmiş yıldızlarla bezenmiş, gündüzleri yüz bin çeşit çiçekle süslenmiş bir yurdun çocukları, kutsal kitapların cennet diye tarif ettikleri bir vatanın iş ve ekmek uğruna gurbete saldığı canlar,
Bugün buraya, ekmeğimizi, suyumuzu, havamızı, ateşimizi, kanımızı, canımızı, sözün kısası var oluşumuzu korumak ve birlikte var olabildiğimizi göstermek için toplandık. Dosta düşmana karşı, sorumlu, duyarlı birer yurttaş olduğumuzu duyurmaya geldik. Demokrasi, dört beş yılda bir oy atıp bir kenara çekilmek değildir… Demokrasi, hayatın her ânında ve alanında var olma sürecidir…
"KÖY EDEBİYATI" ÜZERİNE ÜFÜRÜMLER! 07.01.2011
"Üfürüm" sözcüğü, tıp dilinde kalbin çalışması sırasında duyulan ve çoğu kez hastalık belirtisi sayılan sesleri tanımlamak için kullanılır. Kalpten kan pompalanırken, ya bir kapaktan kan geri kaçmaktadır, ya da daralmış bir yerden kanın geçmesi sıkıntı yaratmaktadır. Kaba bir deyişle, "üfürüm" pek hayra alamet bir semptom değildir. Ola ki, karındaki gazın sıkıştırmasına bağlı üfürümlerle karıştırılmaya, birilerine hakaret ettiğimiz sanılmaya…
ALPER AKÇAM'DAN YENİ YIL KUTLAMASI! 29.12.2010
Tam da burası, düğümün koptuğu yerdir! Sıradan bir şey yapılmak istenen hayatımızla, o sıradan bir şey olmanın izlerini kaçınılmazca üzerinde taşıdığı için kendinden utanan ruhumuzun dayanılmaz çelişkisi... Bu yakıcı çelişkinin ortasındayız. Köreltilmeye, küllenmeye çalışılan bir sapakta...
Alper Akçam'ın, Mihail Bahtin'in Karnavalcı Roman Kuramı ışığında Octavio Paz'ın Lâtin Kültürü kaynaklı "Çamurdan Doğanlar", "Yalnızlık Dolambacı" ve Franko Moretti'nin "Mucizevi Göstergeler" ve "Modern Epik" adlı yapıtlarından da yararlanarak, Tanzimat'tan bugüne, Hüseyin Rahmi Gürpınar'dan Orhan Pamuk'a, Ahmet Mithat Efendi'den Yaşar Kemal, Hasan Âli Toptaş'a, romanımızın temel taşı sayılan tüm yapıtları;
Fethi Naci'den Yıldız Ecevit'e, eleştirmenlerimizi de eleştirel bir bakışla işin içine katarak, öznel bir çözümleme çabasıyla ele aldığı yapıtı "TÜRK ROMANINDA KARNAVAL" II. Baskıyı yaptı...
Ürün Yayınları'ndan çıkan yapıt dağıtıma verildi.























